“Neye çay istemiyorsunuz, muhiti kalkındıracak ürün budur!..” İsmet İnönü.
“1933 yada 1934... Başvekil Sayın İnönü, Rize’ye geliyor, halkın dileklerini dinliyor. Bir kısmı balıkçılığın himaye ve teşvikini, diğerleri ise Rize-İspir yolunun inşasını, tek bir kişi de bir alay askerin garnizonlaştırılmasını talep ediyor. Hatta bu zata Rize’de askerin yerleşmesini neden istediği sorulduğu zaman kendisinin kunduracı-çizmeci olduğunu, dolayısıyla bu yoldan para kazanabileceğini ileri sürerken, bu durumun gülüşmelere yol açtığını toplantıda hazır bulunanlar anlatmaktadır.
Getirttiği bir avuç çay yaprağını halka göstererek, İnönü’nün “Neye çay istemiyorsunuz, muhiti kalkındıracak ürün budur” demesi, zamanının hükümet programında sıcak iklim mahsullerinin üretimine Türkiye’de verilen önemi gösterir bir delildir.”
Bu satırlar Y.Mühendis Rahmi Arer’in “Türkiye’de Çaycılık” adlı kitabından.
Unutulduğu gibi çayla ilgili ilk kanun 1924 yılında çıkan 407 Sayılı Kanun olmuştur. Bu kanunla Rize Vilayeti ve Borçka kazalarında çay, portakal, mandalina yetiştirilmesi teşvik edilmiştir. Bu kanun vatandaşı, çay üretimi için teşvik etmiş fakat, üretilen çayın satışı ile ilgili kısmı açık bırakmıştı. Bu nedenle vatandaş çay tarımına yönelmemiştir. Bu eksikliği gidermek için 1940 yılında çıkartılan 3788 Sayılı Kanunla devletin Çay Yaprağını satın alması garanti altına alındıktan sonra Müstahsil çay üretimine yöneldi. Bu tarihte yurt dışından kilosu 1 liraya çay ithal edilebilmekteydi.
Yani sevgili okurlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Çay tarımını teşvik etmek için yasa çıkardığı zaman, bir bölge halkını tamamen çay tarımına yönelttikleri zaman bile Çay’ın yurt dışından ithali daha ucuza gelmekteydi. Peki niye o zaman Çay tarımına geçilmiştir diye sorduğumuzda, yanıtı Cumhuriyeti kuran kadroların olaylara yaklaşımında görüyoruz. Nedir bu yaklaşım, genel anlamıyla “ekonomik bağımsızlık olmadan tam bağımsızlık olmaz” yaklaşımının getirdiği hiçbir üründe dışarıya bağlı olmama, tarımsal ürünlerde kendi kendine yeten, hatta dışarıya mal satan bir Türkiye. Bu amaçla “köylü milletin efendisidir”, “ekonominin temeli ziraattır” yaklaşımlarıyla Toprak Reformu çalışmalarına girilmiş, tarımsal üretimlere teşvikler verilmiş, “köy enstitüleri” kurulmuş.
Şöyle bir soru gelebilir, yurt dışından almak daha ucuzsa niye almayalım? Yurt dışında ticaret yabancı para cinsiyle yapılır. Dolar, Euro yada kliring dediğimiz mal takası yöntemi ile. Bu daha eski Doğu Bloğu ülkelerinin kullandığı bir yöntemdi. O zaman sizin bu paralara sahip olmanız gerekmektedir. Bunun yolu da, ya sizde bir şeyler üretip ihracatçı olacaksınız yada kredi yoluyla bu paralara sahip olacaksınız. Eğer ihracatçı bir ülke değilseniz yabancı paranın size bir maliyeti var. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı döneminden ve bağımsızlık mücadelesinden gelen Cumhuriyet kadroları ekonomik yönden dışa bağımlılığı gerektirecek uygulamaları ortadan kaldırma yoluna gitmişler ve Başvekil İsmet İnönü iktidarı, hazinenin kasasında dolar ve altınlarla bırakmıştır.
Bu tarihten 30-32 yıl sonra Türkiye’nin 25 sente muhtaç duruma düştüğünü ve ne sıkıntılar yaşadığını unutmamak gerekir.
Çay tarımına yönelmenin önemli bir unsuru da, çay talebinin giderek artacağının öngörülmüş olmasıdır. 1938 yılında Çay tüketimi 942.181 kilo ve yurt dışından ithal edilen çay miktarı da 942.000 kilodur. Yani çayın hemen hemen yüzde yüzü dışardan ithal edilmektedir. 1950 yılında tüketilen çay miktarı 1.741.000 kilodur. Bunun 207.000 kilosu iç üretimle karşılanırken, 1.534.000 kilosu ithal edilen çayla karşılanmıştır. Bu tarihten itibaren Çay üretimi artmış, ithalat azalmış ve 1965 senesinde toplam çay tüketimi 12.000.000 kiloya yani 12 Bin tona ulaşırken bu talebin tamamı Türkiye’de üretilen çaylarla karşılanmıştır.
1965 yılından itibaren Çay’da dışarıya bağımlılık kalkmıştır. Küçük bir not, 1944 yılında 1 kilo çay 1.92 Liraya dışalımı yapılırken, ülke içi maliyet 8.21 Tl idi. Yaklaşık 5 katı. Oysa 1964 yılında dışalımı yapılan çayın maliyeti 11.71 Tl iken ülke içi maliyet 17 Tl. idi. Yani iki maliyet arasındaki fark yüzde 0.60’a kadar düşmüştü.
Bu gün Toplam çay Tüketimi 200 bin tonun üzerindedir. Yani çay tüketimi 1938’den 2005 yılına kadar, 65 yılda 200 kat artmıştır. 1938 yılında kişi başına tüketim 0.055 kilo iken bu oran günümüzde 2.62 kiloya yükselmiştir.
Nüfus 4,5 kat artarken, Türk halkının çaya yönelik talebi daha büyük oranda artmış ve Cumhuriyeti kuran kadroların Çay tüketiminin gelişeceğine dair olan tahminlerinin büyük bir başarıyla tuttuğunu görmüş oluyoruz.
Çay Politikası,Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal Atatürk ve onun ardılı olan İsmet İnönü ve diğer kadrolarının ekonomiye temelde nasıl baktıklarının, Tarıma ve Çiftçiye verdikleri değerin önemli bir göstergesidir.
Çok küçük bir örnek, 1938 yılında çay üreticisi 15 kilo çayla bir Reşat altını alabilmekteydi. Bu gün ise varın siz hesaplayın.
Küçük notlara devam edersek; peki siz 1940 senesinde çıkan 3788 sayılı kanununun 11. Maddesine göre yaş çay yaprak fiyatının mahalli Ziraat Odasından 2, Ticaret Odasından 1, Ziraat Bakanlığı ile Devlet Ziraat İşletmesinden birer olmak üzere toplam 5 kişiden oluşturulacak heyetçe tespit edildiğini biliyor muydunuz? Bu ne demektir. Bu, çayın fiyat tespitinde yerel unsurların dikkat edildiği ve vatandaşın talebinin önemsendiği anlamına gelmektedir.
Peki şimdi çay fiyatı nasıl tespit edilmektedir? Müstahsilin görüşü alınmakta mıdır?
Belki yaşlılar hatırlar yada ilgili kurumlar hatırlatırlar Siz hiç Çay Fiyatının açıklanması için İsmet Paşa’nın Rize’ye gelmesinin beklendiğini hatırlıyor musunuz? Yada çay tarımının Rize’de yerleşmesi için gerekli yasaları çıkartan İsmet Paşa’nın bunu siyasi malzeme olarak kullandığını hatırlıyor musunuz?
İşte sevgili okurlar ÇAY’ın trajedisi bu noktada başlıyor. Bizde bu öyküyü elimizden geldiğince anlatmaya başlayacağız. (Not: Bu yazı 23.05.2005 tarihinde yayınlanmıştır)
(Gönder mahmut telatar, Nisan 1, 2008, 11:09 PM)