header Ana sayfa | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle |
  • Üye Ol - Giriş Yap | Künye | İletişim
Bölümler
Gazetenin 1. Sayfası
Gazetemize Abone Olun
Arşiv
paz sa ça cu cum pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Mailinizi ekleyin
Haberlere abone olun:
Saat
Reklam Alanı
Hızır Beton

Altın Tabancalı Kabadayı

Bank Asya 1. Lig Puan Durumu


Çaydaki Satış Oyunu

- Saltuk Deniz on Nisan 16,2008

image

 “Kapitalizm, Gölgesini Satamadığı Ağacı Keser” K.Marx

           Türkiye, 12 Eylül 1980 yılından itibaren çok hızlı bir özelleştirme sürecine girdi.Vatandaşların büyük özverileriyle kurulmuş olan kamu kuruluşları birer birer satıldılar.

          1980 yılına kadar zarar etmeyen kamu kuruluşları bilinçli olarak zarara geçirildi. Ve topluma, ‘bakın bu kuruluşlar zarar etmektedir’ dendi. Toplumda öyle bir hava yaratıldı ki; o kuruluşlarda çalışan işçiler bile ‘kamu kuruluşları satılsın’ dedi. Sorunların çözümü için ‘kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi’ hedef gösterildi.

           Bugün geldiğimiz noktada elde avuçta kalan birkaç kamu kuruluşu, 300 milyar doların üstünde olan borç ve artan işsizlik duruyor önümüzde. Ekonomik mucize dedikleri bu mudur? (1980 yılına kadar Türkiye’nin borcunun yok sayılacak kadar bile az olduğunu unutmayalım.)

          1980 yılından sonra yaşanan her ekonomik krizin ardından çözüm olarak hızlı bir şekilde özelleştirilmeye gidildi. Bu krizlerin ana nedeni de bu özelleştirmelere kılıf yaratarak, toplumsal baskıyı hafifletmek ve kaos ortamında kamu kuruluşlarını elden çıkarmaktı. Ekonomik kriz içinde bunalan halk, oluşturulan yapay olumluk havası içinde rahatladığı için kamu kuruluşlarının yok pahasına elden çıkarılmasına tepki vermedi.

Öyle ki, kamu kuruluşlarında çalışanlar bile tepki vermemiş, aksine ücretlerinde iyileştirme olabileceği beklentisi içine bile girmişlerdir.

            Kamu kuruluşları dediğimiz nedir. Bunlar kamunun, yani bizim kuruluşlarımızdır. Bizlerin ödemiş olduğu vergilerle kurulmuştur. Satılan, özelleştirilen bizim alın terimizdir, kendi iş yerlerimizdir. Bu basit gerçeğin toplum tarafından algılanmasının önüne geçilmiş ve satılanlar sanki bir başkasının malıymış gibi gösterilmiştir.

           Türkiye’de başları sıkışınca ‘referanduma gidelim, halka gidelim’ diyenler nedense özelleştirmeler konusunda halka gitmemişlerdir. Çünkü bu konuda halka gitmek gerçeklerin ortaya çıkmasına yol açacaktır.

            Ne yazık ki sendikalarda bu konuda yeteri kadar mücadele etmemişler, edememişlerdir. 12 Eylül, aynı zamanda ülkemizdeki sendikal mücadeleye; sendikaların mücadele etme, alanlara çıkma, kendi kitlesine güvenme, kendi gücünün farkına varma iradesine de darbeler vurmuştur. Sendikal mücadele artık siyasi iktidarlara yakın olarak onlarla kurulan ilişkilerle sağlanacak tavizlere indirgenmeye başlamıştır. Hükümet yanlısı sendikacılık gelişmiştir. Buna ‘sarı sendika’ bile demek zordur. Bugün sıfır zamma imza atan sendikalar bulunmaktadır. Bazı sendikalar özelleştirmeler için taşeronluk yapma noktasına gelmişlerdir. (Elbette ki direnen, mücadele eden, alanlara çıkan, özelleştirmelere ve son çıkartılmaya çalışılan Sosyal Güvenlik Reform Yasasına karşı çıkan sendikalardan bahsetmiyoruz.)

            Bu durum ülkemize özgü değildir. Tüm dünyada da sendikacılık gerilemekte ve güç kaybetmektedir. Bunun bir çok nedeni vardır ama, temel nedeni de sermayenin küreselleşmesi ve akışkanlığının artmasıdır. Yatırımların daha ucuz, emek ve hammaddenin bulunduğu yerlere yapılarak emek ve hammadde sömürüsünün başka ülkelere kaydırılmasıdır. Bu duruma karşı yapılacak tek şey örgütlenmektir.

İşçilerin ve halkın örgütlenmekten başka bir şansı yoktur. Nasıl ki sermaye küreselleşiyorsa, emeğin ve halkın mücadelesi de küreselleşmelidir.

Seylan’da yada daha başka ülkelerde Çay’daki sömürünün ortadan kaldırılması için o bölgelerde yapılan mücadelelere destek vermezseniz; burada Çay’daki sömürüyü ortadan kaldırmak için yapacağınız mücadelede de başarılı olamazsınız. Çünkü Çay’daki en büyük tehlikelerden birisi de Çay’ın diğer ülkelerde daha ucuza üretilmesidir. Şimdilik yüksek gümrük duvarlarıyla korunan Çay’ın yarın nasıl korunacağı belli değildir.

Çay’daki sömürüye karşı koymak için uluslararası dayanışmanın da önemli olmasıyla birlikte,ondan daha öncelikli olan konuda ülke içindeki yani bölgedeki örgütlenmedir.

            Örgütlenme derken, çay fabrikalarında çalışan işçilerin örgütlenmesi ve çay tarımıyla uğraşanların örgütlenmesidir. Çay fabrikalarında çalışan işçilerin örgütlülüğü bulunmaktadır (Tek Gıda-İş gibi). Çay tarımında uğraşanlarında örgütlenme çalışmaları sürmektedir. ÇAYSEN örneğinde olduğu gibi. ÇAYSEN olumlu bir adımdır. Bu konuda önemli bir avantaj vardır.

Çay tarımıyla uğraşanların bir kısmı aynı zamanda çay fabrikalarında işçidir. Yani üretimde yer almaktadır. Bu mücadeleyi sürdürmek ve halkın desteğini de almak açısından büyük bir avantajdır. Başka bir alanda bu avantajı bulamazsınız.

           Üretimden ve üründen gelen gücün birleşmesi.

            Yapılması gereken, işçi sendikasıyla üreticilerin kurduğu sendikalar arasında işbirliğini sağlamak ve birlikte mücadele etmeleridir. Bu durum aynı zamanda Çaykur’un özelleştirilmesine karşı çıkacak olan halk desteğinin sağlanması demektir.

            Başka türlü Çaykur’un özelleştirilmesi engellemez. Bundan sonraki ilk ekonomik krizin sonunda Çaykur satılacaktır. Zaten Çaykur’un son kalkınma planına göre 2013’e kadar özelleştirileceği hedeflenmiştir. Bu bilinmesi gereken bir gerçekliktir.

           Mesele buna karşı nasıl mücadele edileceğidir.

          Yaşanacak süreç belidir. Çaykur parça parça edilecek, içi boşaltılacaktır. Örneğin; dağıtımı, pazarlaması ve paketlemesi özel şirketlere verilecek, arazileri peşkeş çekilecektir. ‘Burada bu fabrikaya gerek yok, bunu başka yere taşıyalım’ denecek, özelleştirmeye karşı çıkmayacak sendikalar yaratılacaktır ve bunlar gibi bir sürü oyun oynanacaktır.Bu durum öyle bir hale getirilecektir ki, artık savunulacak ve satılacak bir Çaykur kalmayacaktır.

Çaykur, Çay tarımını ve Çay üreticisini küreselleşmenin yakıcı güneş ışınlarından koruyan bir ağaçtır. Bizlerin ektiği ve alın terleriyle sulayarak büyüttüğümüz bir ağaçtır.

Bunu engellemenin yolu bu konuda oynanan oyunları açığa çıkartmak ve örgütlü bir şekilde mücadele etmektir. Birlikte mücadeleyi örgütlemektir.

Çay tarımı, Türkiye Cumhuriyetinin tarımda, sanayide, ekonomide dışarıya bağlı olmayan bağımsız bir ülke yaratma azminin, kararlılığının, iradesinin bir ürünüdür.

            Çay’ımıza ve bağımsızlığımıza sahip çıkalım.

519 Kere okundu

Bu haberi beğendiyseniz, notunu siz verin.

1 2 3 4 5 Rating: 3.67Rating: 3.67Rating: 3.67Rating: 3.67 ( 3 Kişi Puan Vermiş)
comment Yorumlar (0 Tane Yorum Yazılmış)
Köşe Yazarları
Okur Köşesi
Hava Durumu
Çok Okunanlar
Ritaş Hazır Beton
Yorum Yazılan Haberler