“Büyüme tüketimle, tüketim de borçla artıyor.” Borçlarımız artıkça kişisel ve ülkesel bağımsızlığımız elden gidiyor.
Ankara Ticaret Odası (ATO) yapmış olduğu açıklama ya göre ülkemizdeki büyüme tüketimle, tüketim de borçlanma yoluyla artıyor. Yani milli gelirdeki büyümenin kaynağı yatırım falan değil, vatandaşın tüketim harcamalarındaki artış bu artışın kaynağı da borçlanma. Vatandaşlarımız 2007 yılında 2006 yılına göre daha çok borçlanarak daha çok tüketmiş, bu da milli gelirde bir büyümeye yol açmış. Türkiye’deki gayri safi hâsılanın % 71’i tüketim harcamalarından oluşmuş. Bu oran, Avrupa ve Dünya ortalamasının üzerinde. Vatandaşlarımızın 2006 yılın sonunda almış olduğu bireysel kredi (konut kredileri hariç) miktarı 27,8 milyar YTL iken bu rakam 2007 yılı sonunda 39,6 milyar YTL’ye yükselmiş durumda.
Ülkemizde büyük bir borçlanma çılgınlığı yaşanıyor. Hükümet, kendinden önceki tüm Cumhuriyet hükümetlerinin yapmış olduğu borçtan daha fazla borçlanmış. Vatandaşlarımız her yıl daha da çok borçlanıyor. Özel sektör de her yıl artan oranda dışarıya borçlanıyor.
Merak ediyorum, bu kadar borçlanmanın sonucu ne olacak? Hepimizin bildiği bir atasözümüz vardır, borç yiyen kesesinden yer. Sonunda bu borçlar ödenecek. Peki nasıl ödenecek?..
Bakıyorsunuz hükümetin yaptığı yeni bir yatırım, fabrika yok. Özel sektör zaten yapmıyor. Vatandaşların geliri de sürekli azalıyor. Çiftçi perişan, memurun durumu ise belli. En basit şekilde dışalımla-dışsatım arasındaki fark büyük. Yani sattığınız maldan daha çoğunu dışarıdan alıyorsunuz. Kasanız açık vermiş. Güncel deyimle cari açık yüksek.
Bankalardaki ve özel sektördeki yabancılaşma artıyor. Her şeyin satın alındığı ve satıldığı bir dönem yaşanıyor. Tarımsal ürünlerde aynı sıkıntılar yaşanıyor. Dışarıya bağımlılık artıyor. Her şeyi dışarıdan alıyoruz. Satın aldıklarımız için gerekli olan parayı bile dışarıdan borçlanıyoruz.
Üretimi artıracak yatırımlar yapmazsanız, yeni fabrikalar kurmazsanız, tarımda verimi ve üretimi artıcı yatırımları yapmazsanız, hayvancılığı geliştirmezseniz, dışarıya bağımlılığı azaltacak teknolojik (Arge) sanayi ve tarımsal yarımlar yapmasanız yani gelir elde etmezseniz borçlarınızı nasıl ödeyeceksiniz?
Nedir, ne yapıyoruz?
Değerli okurlar, yaptığımız özetle şudur:
Son 27 yılda Cumhuriyet döneminde yapılmış, kurulmuş ne varsa sattık (Birkaç kuruluş dışında). Şimdi topraklarımızı, derelerimizi, göllerimizi, sularımızı, madenlerimizi yani üzerinde yaşadığımız topraklara ait yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz satıyoruz.
Peki, buna hakkımız var mı? Bu hakkı nerden alıyoruz? Siyasi iktidarlar bu hakkı nerden alıyorlar? Vatandaşların borçlanmasının nedeni yalnızca tüketimi artırmak ya da bankaların normal ticari karlar elde etmesi değildir. Asıl amaç vatandaşları teslim almaktır, onların bağımsızlığını ele geçirmektir. Oylarını gasp etmektir. 2-3 yıllık gelirlerini harcayıp borçlanan insanlar aman istikrar bozulmasın diye uygulanmakta olan politikalara ve bu politikalara uygulayan hükümetlere oy vermekteler. Yani sistemin devamı yönünde tercihte bulunduruluyorlar. Bu insanlara un çuvalı vererek oy almakla aynı şekildir.
Yeni kölelik budur. Artık kimseyi gemilerde prangalar vurmuyorlar. Yeni prangalarımız banka kredilerimiz ve yoksullaştırılmalarımızdır.
Aynı şey ülkeler içinde geçerlidir. Gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkeler ekonomik yardım politikaları hikâyesiyle daha çok borçlandırılmakta, üretim güçleri azaltılmakta, tamamen açık pazara dönüştürülerek çökertilmektedirler. Öncelikle mali yapıları ele geçirilmekte, mali yapıları çökertildikten sonra yeraltı ve yerüstü zenginliklerini el koyulmaktadır. Küreselleşme adı altında ülkeler ekonomik prangalara mahkûm ettirilmektedir.
Bu işler sadece ülkemize dönük değildir. Dünyanın birçok yerinde bu uygulamaların aynıları yapılmıştır, yapılmaya da devam etmektedir. Bu durum Emperyalistler için bir iştir. Kişisel bir durum değil yani. Peki, bizim için nedir? Bu iş’de bizim ne işimiz var?
Bu yaşadıklarımız sürpriz değildir. Asıl sürpriz olan bizlerin bu sürece itirazımızın olmamasıdır. Yaşananlara karşı koymamamızdır.
Değerli okuyucular; ekonomik olarak boynumuza zincir vurulmuyor mu? Bu yeni bir kölelik değil midir? Bu köleliğe boyun eğecek miyiz? Eğersek, İstiklal Marşımızı gururla söyleyebilecek miyiz?
İstiklal marşımızda bile demiyor muyuz?
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım…”
Sıkıştıkça Akif’in şiirlerini okuyanlar, bu dizeleri hatırlamıyorlar mı? Bu süreci hızlandıranlar Akif’in şiirlerini nasıl okuyorlar?
Bırakın onları, hepimiz “özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Atatürk’ ün yüzüne nasıl bakacağız?
Nasıl 18 Mart’larda, 23 Nisan’larda, 19 Mayıs’larda, 30 Ağustos’larda, 9 Eylül’lerde, 29 Ekim’lerde yapılan törenlerde bu uğurda şehit düşenler için saygı duruşunda bulunacağız?
Tüm gazeteci dostlarımıza küçük bir hatırlatma, bu topraklarda bağımsızlık ve özgürlük için ilk kurşun hasan Tahsin tarafından atılmadı mı?
Hasan Tahsin gazeteci değil miydi?