Kuşkusuz ki İlkel-Köleci-Feodal-Kapitalist-emperyalist toplumların da kendine özgü, toplumsal yapısından kaynaklanan “sporda başarı” kavramları vardı.
Abartılı yazar Galeano yazıyor; “Güneş sona ererken top, yolculuğunun en son noktasına ulaşırdı; güneş ölüm beldesini aştıktan sonra doğmaya başlardı. O zaman güneş doğsun diye kan akardı. Eldeki bilgilere göre Azteklerin yenilenleri kurban etme adetleri vardı. (O zamanlar ne yazık ki doping de yoktu!) Onların kafalarını kesmeden önce bedenlerini kırmızıçizgilerle boyarlardı. Tanrılarca seçilenler, toprak daha verimli, gök daha cömert olsun diye kanlarını sunarlardı.”
Ama dikkat edin; bu spor, üretim içindi...
Bugün iyi ki yenilen kurşuna dizilmiyor! Kolombiya’nın savunma oyuncusu Eskobar’ın başına gelenleri anımsayınız. Küreselci dünya ve sporunun tek ölçütü ya da doğrunun tek ölçütü yalnızca başarıydı. “Yen, gerisine karışma” slogan haline gelmişti.
Bizim burada söz konusu ettiğimiz emperyalist-kapitalist toplumdaki sporda başarı kavramıdır. Çağımızda, ya da özellikle yüz yıllık spor tarihimizde iki tür spor-başarı kavramından söz edilebilir.
1.Kapitalist-emperyalist sporda başarı; Küreselci sporun hizmetinde ve onun çıkarına, emperyalizmin dünya hegemonyasını gerçekleştirmede kullanılan kültürel bir olgu. Rekabetçidir.
2.Toplumsal gerçekçi bağlamda sporda-başarı ise; toplumun bütün bireylerinin spor yapabilmeyi temel amaç almış bir kültürel olgu. Kendindeki spor yapan insanı keşfeden, işleyip büyüten, geliştiren her insan spor bakımından başarıyı elde etmesidir, dayanışmasıdır.
Yüzyılın spor anlayışı ve başarısı emperyalizmin güdümünde basitçe belirlenmiştir; kazanmak ve mutlak kazanmak; sonunda nemalanmak yani ticaret. Ekonomik anlamdaki karşılığı rekabet; kimi koşullarda ölümcül rekabet.
Bir çarpıcı örnek verelim; emperyalist dünya ve ona göbekten bağlı Türkiye medyasına bakın; bir satranç oyununu nasıl sermayeleştiriyor.
Kasparov’un üç dakikada 50 milyar hamleyi hesaplayabilecek kapasitede bir bilgi-sayarı yenmesi kuşkusuz ki insanoğlunu sevindirdi. Bu yönüyle insanın kendisine yabancılaşmasına buruk bir karşı çıkışı vurgulaması sevindirici. Ama bakın, Kasparov maça başlamadan önce “insanoğlunun onurunu koruyacağından söz etti.” “Düşmanın” görünmez olduğunu ancak yenilmez olmadığını söyledi. Ama kimsenin aklına “görünmez düşman”ın arkasındaki IBM şirketini aramak gelmedi.
IBM, dünya bilgisayar piyasasını ele geçirmek için rakipleriyle kıyasıya mücadele ediyor. Dünya emekçileri açısından olayın asıl bu yanı önemli. Kasparov, insanoğlunun onurunu değil, her şeyin alınıp satılabildiği bir dünya sisteminin, kapitalizmin savunuculuğunu, bilerek-bilmeyerek yaptığı için 400 bin doları çoktan hak etti.
Kısacası Kasparov bilgisayar maçını Yeni Dünya Düzeni’nin has şirketi CFR damgalı IBM kazandı! Ne yazık ki bizim “başarı” dediğimiz tüm uluslar arası maçlarda da bu böyledir.
Toplumsal gerçekçi sporda başarı kavramı ise kendinle yarış, kendinle rekabet: kendini aşmadır. Yani barışçı, sportmence ve dayanışma içinde kitle sporu başarısıdır.
Kapitalist-Emperyalist spor kültür olgusu yüz yıldır kitlelere dayatılıyor. İdeolojik araç olarak kullandığı başarı söylemi ve uygulamasını futbol sporunun Gladyo’su olan FİFA, UEFA Olimpiyat Komitesi vb. örgütler aracılığıyla dünyaya yayıldı; bu amaçla yaydılar. Güney’in yoksul ülkelerini bir taraftan uyuşturup sömürdüler, diğer taraftan potansiyel enerjilerini tüketmeye zorladılar. Kitleleri spor-sever değil sporzede yaptılar; tribünlere perçinlediler. Küreselci sporun spor-zedelerini, hem ırkçı-milliyetçi ideoloji hem de dinci ideoloji müritlerini dörde-beşe katlar sayıya ulaştırdılar. Kitleleri “aldanma mutluluğuna” alıştırdılar; koşullandırdılar. BM’den bile fazla ülkeyi üye yaptılar ve güçlü bir kimliğe ulaştırdılar.
20.yüzyıl devrimler çağı olmasına karşın sosyalist ülkeler altlarını oyan emperyalist kültürün sportif boyutuna dokunamamış ama bedelini de ödemişlerdir. Bugün Avrasya alternatifi oluşurken spor organizasyonu için, FİFA’nın karşısına Avrasya Spor Enternasyonali alternatifinin konulması gerek.
Geçmişte Sovyetler Birliğinin Kiev takımı 20.yüz yılın takımı oldu ama ülke parçalanmaktan kurtulamadı. Aynı tuzak bugün Çin için de geçerli. Çin emperyalizme evrilmiştir.
21.yüz yıl sporu yeni bir örgütlenmeyle toplumsal gerçekçi yörüngeye oturtulmalı. 11 Eylül Batı Depremi artık zamanın geldiğini müjdeliyor. Çürüyen Batı’nın bu büyük kozu da elinden alınmalı. Kopuş her alanda olmalı: şimdiden başta Çin, Rusya, Hindistan, KÜBA, Türkiye vs. olmak üzere altyapısı oluşturulmalı. Toplumsal Gerçekçi Spor teorisi yaşama geçirilmeli. Sınıflı toplumun rekabetçi dayatması terk edilmeli.
Toplumsal gerçekçi sporda başarı üretim için, sağlıklı, dengeli bir yaşam içindir. Spor ülkeye, insana yararlı değilse, o sporda yüzlerce şampiyonluklar, binlerce başarı neye yarar?
Yanıtlayalım:
Sömürüye, kendine ve toplumuna yabancılaşmasına yarar getirir. İşte uygulanan küreselci profesyonel spor. Sözde ulusal olan takımlarımız bile dünya egemen ideolojiye hizmet ediyor. (Kemalist dönem hariç: çünkü o dönem ülke tam bağımsızdı.) Bu profesyonellik ancak serbest piyasa bataklığında hayat bulur. Serbest piyasa ise terör rejimidir. Bataklık kurutulmadıkça, sivrisineklerden kurtulmak mümkün değildir.
Takımlar ve spor kişilerinin başarıları çağımız insanına yabancı bir başarıdır. Bu yabancılaşma hemen görülemiyor doğal olarak. Ama çıplak gerçek yıllar sonra öyle sarsıntıyla karşınıza çıkıyor ki hüzünlenmemek mümkün değil.
İşte Avrupa Kupa maçları bu temelde izlenmeli ve değerlendirilmelidir. Çek maçı; kaç gece ve gündüzdür ülkeyi işgal etmiştir. Başka sorun yok sanki. Spor Meydanları bağır bağır. Kuşatılan Türkiye’den bir satır bile yok.
Avrupa Kupa ve Olimpiyatları bu açıdan da bakarak yorumlayın.
Sportmence, dostça kalın.