Bu sıfat yüce Allah'ın "esma-ül hüsna"sından biridir. Allah'ın sıfatlarının tezahürünü bazen yakinen görmek mümkündür. Anlamak ise kişinin basireti ve kabiliyeti kadardır.
Sanıyorum 1989-1990 eğitim öğretim yılı yeni başlamıştı. Öğretmenlerin biri gidiyor diğeri geliyordu. O günün şartlarında İkizdere İmam Hatip Lisesi'nde dört yüzü yatılı altı yüz öğrenci vardı. İşlerin zorluğundan veya benim beceriksizliğimden olacak ki programları yapıp bozuyordum. Bir gece vakti gözlerim karardı, kısa bir zaman dünya ile ilişkim kesildi.
Ertesi gün bir sürü doktora gidip tahlil ve tetkikler yaptıktan sonra bir doktorun tavsiyesi ile on gün izin alarak İstanbul'a gezmeye (işten uzaklaşırsam iyi olur diye) gittim. Orada da bir takım doktorlara muayene oldum. Burada enteresan bir vakayı anlatarak asıl konuya geçeceğim. Zamanla demokrat partiden senatörlük yapmış (Allah rahmet etsin) kulak-burun-boğaz doktoru Şükrü Bey adında birisi bana, beni muayene ettikten sonra "Müdür Bey... Özal (rahmetli) sana kaç tane takdirname verdi?" dedi. (Özal o zaman başbakan) Şaşırdım, ‘ne alaka’ diye sordum ve amcamın yakını olan bu doktor yüzüme bakarak "Bana bak hoca" dedi, "Biz doktorluğun yanında siyaset de yaptık, insanların oturup kalkması, konuşması ve hareketlerinden nasıl olduklarını anlarız.” İfade ona ait olduğu için yazıyorum: "Çok pinpirik bir adamsın..." Ben de, ‘pinpirik’ derken ne kastettiğini sordum, güldü ve ilave etti: "Her şeyi eksiksiz yapmaya çalışan ve neticesini görmeden rahat etmeyen..." dedi, beraber gülüştük.
Esasında değil Özal'dan müesses nizamın "silsile-i meratib"le hiçbir takdir ve ödül almışlığım bahse konu değildir. Oradan ayrıldım, şimdi asıl konuya geliyorum. Matbaacılıkla uğraşan bir arkadaşıma uğradım. Uzun zaman görüşmemiştik, hararetle ve samimiyetle kucaklaştıktan sonra eğitim öğretim devam ederken İstanbul'a niçin geldiğimi sordu, ben de ona başımdan geçen bütün hastalıklarımı anlattım. ‘Buraya niye geldin’ dedi, doktora geldiğimi ve birçok doktora muayene olduğunu, hatta chek-up yaptırdığımı söyledim, güldü ve "Osman Hoca asıl doktora şimdi geldin, senin hastalığının teşhisini belki koyamam, belki adını da bilmiyorum ama tedavisi bende" dedi ve elime çerçeve içerisindeki bir yazıyı tutuşturdu. "Bu da ne?" der gibi yüzüne baktım. ‘Oku’ dedi. Yazının başlığı "Vallahu ala külli şey'in kadir" idi. Döndüm bir daha yüzüne baktım, "Bunun ne demek olduğunu biliyorum" der gibi. O da bana ne anladıysa, “devamını oku, neticesinden rahatlayacaksın” dedi. Yazıyı bi solukta okudum. Rahatladığımı hemen söyleyerek belki kelimesi kelimesine olayı nakledemeyeceğim ama ev kema kal cinsinden olayı nakletmeye çalışacağım.
Vakt-i zamanında dünyanın herhangi bir yerinde adı bilinmeyen bir ülkede garaib ve acaibliği ile meşhur bir kral yaşarmış. Abuk sabuk istekleri, acayip ve tuhaf işleri ile tanınan bu kralın çok sevdiği bir sıpası (eşek yavrusu) varmış. Bunu çok seviyor ve her gün bir kaç defa onun yanına gidiyor, onunla konuşmak istiyor ama anlaşamıyormuş. Devrinde yaşayan bütün ilim adamlarını topluyor ve bu hayvanla mutlaka anlaşması gerektiğini ve bunu bu bilim adamlarının sağlaması gerektiğini onlara söylüyor. Ondan sonra da bilinen tehditlerini savuruyor.
Yapılacak olan eziyet ve işkenceden korkmuş olacaklar ki içlerinden en yalaka biri "Kral hazretleri, senin bu istek ve arzunu yerine getirebilecek birini tanıyorum, bu genç ülkenin falan yerinde talebe yetiştirmekle maruf akil bir adamdır. Adı da falandır." diyor.
Etrafa ulaklar, zabıtalar gönderiliyor, işaret edilen kişi saraya çağırılıyor, daha doğrusu cebren götürülüyor. Kral ona hiç yapabilir misin, edebilir misin demeden sıpa ile konuşmak istediğini ve mutlaka bunu sağlamasını ondan istedi. Hiç konuşturmadan, git çoluk çocuğunla anlaş gel, ya beni bununla konuştur, ya da...
Zavallı adam bitkin bezgin ve hayattan umutsuz bir şekilde saraydan çıkar ve evine ravan olur. Yolda mürşidine rastlar. Mürşidi ona sorar, o da başından geçen serencameyi ona anlatır. Mürşidi, "Evlat üzülme, ben bu işi hallederim. Sen evine git, benden haber bekle" der. Genç korkuyla karışık sevinç içerisinde evine gider ve mürşidinden gelecek haberi bekler. Bir gün sonra hocaefendi genci çağırır ve ona der ki, meseleyi hallettim. Sevinir, nasıl oldu üstadım, der. Sana altı ay izin aldım, bu altı ay içerisinde sarayda oturacaksın çoluk çocuğunla, talebelerinle, talebelerinin ve ailenin her türlü isteği yerine getirilecek, sözleri dinleyen genç, ‘peki hocam’ sonra, diye sorar. Mürşid-i Kamil olan zat tebessüm eder: "Evladım, amma da uzağı merak ediyorsun, altı ay diyorum! Bir düşün, altı ayda neler olur! Bir kaçını sayayım. Bu kral ölebilir, sen ölebilirsin, sıpa ölebilir. Dahasını söyleyeyim, Allah'ın gücünün dışında değildir, sıpa konuşabilir! "Peki hocam ben ne yapacağım" diye sorunca, "Evladım, ne yapıyorduysan onu yapmaya devam edeceksin, imkanları değerlendirip daha iyi talebe yetiştireceksin." der.
Büyük bir inanç ve güvenle genç hoca saraya taşınır ve hocasının vasiyetini yerine getirir. O kadar işi ile meşgul olur ki zamanın geçtiğini fark etmez. Bir sabah namazı vakti sarayda büyük bir hareketlilik olduğunu, herkesin bir tarafa koşuşturduğunu duyar, kalkar, aklına zaman gelir, takvime bakar, altı ay dolmuştur! ‘Eyvah!’ der, o kadar ki sıpanın nerede olduğunu dahi bilmiyor. Dışarı çıkar, kenarda yaşlı bir adama hareketliliğin sebebini sorar. O da "Bizim zalim kral bu gece öldü, oğlu falanca kral oldu, akıllı, alim, adil ve fadıl birisidir. Babasının yaptığı bütün saçma sapan şeyleri ortadan kaldırdı. Ancak sarayda genç bir hocaefendi var, sıpayı konuşturmak için uğraşıyor... Ben de onu arıyorum, artık serbestsin, git diyeceğim!” Genç adam dikilir, ellerini kaldırır, hocasının sözleri aklına gelir ve sesinin çıktığı kadarıyla "vallau ala külli şey'in kadir". “Allah, her şeyi yapmaya kadirdir” der.
Şimdi bu hikayenin zamanımız ve işlerimizle ne alakası var diyorsanız herkes kendine göre okur ve mutlaka bir bağlantı bulur.
Herkese selam ve dua ile.
(19.06.2008)
(Gönder Osman Sarı, Ağustos 4, 2008, 11:50 AM)