Yada daha ekonomik deyimle üç nokta… Ucuna da, üçüne de dokundurtabilirseniz dokundurtun. Hani ozanın dediği gibi, ‘dünyanın üzerinde kurulu direk, emek zayolmadan sızlar mı yürek’ emsali giderayak ucuna değdirmeden edemezsiniz bazen. Yol bulamadan gelip geçmeye, yolsuzluktan şikayet eder; yüzü yüzer yüzdelere vurursunuz kendinizi kimi zaman!
Aldı mı sana ‘Ali Dibo’, al sana yüzde 47. Al bana sahtekarlık-kaçakçılık, al sana yüzde 50. Uyuşturucu ticareti, yardım ve yataklık, satış ve yağma… Al sana, al sana…
Ardından dişlerini göstererek belgeleniyordu rüşvetin daniskası… Reklam kampanyalarının benzeri bir medyatörlük savaşı geliyordu sahneye.
Hele ki milyon dolarlarla dillendirilen Rusya restinin arkasındaki işbilircilik ve Motrö’nün delinmesi senaryoları inceden inceye işliyordu Karadeniz’in ‘ak’ sularını!
‘At, avrat, silahtı’ ya Türk’ün ateşle imtihanı… Rize’de de bunu çayla bütünleyerek, deniz-üniversite-Rizespor-turizm enstantaneleriyle süslüyorduk.
Oysa ki, çayın yanındaki deniz ve doğaydı ucundaki üçleme.
Çayla Çaykur bütünleşince ortaya çıktı rantiye… Önce sektöre özel-leş-tirme sokuldu. Ardından ‘arpalıklar’ dürüldü. Dürül dürülürken bir kaçak ve sahteciliktir önü alınamaz oldu. Kuldan utanmazlık aldı boyunu gitti. Kendisi için bir şey isteyen namertti, sülale boyu sürülüyordu çiftlikler…
Olan oldu, Çay-Kur-umaya başladı… Nasılsa Kur-uydu kimilerinin deniz suyu değmemiş kısımları!
Demokrasi çıldırıyordu bunca demokratlığın karşısında! Ak, ak bil-iniyordu yolun sonundaki uçukluk! Kimine vali, kimine komisyon başkanlığı, murahhas üyelikler köşelendiriliyordu…
Deniz, deniz olalı bunca fener ışığı görmemişti… Ne kadar da masumdu yardıma muhtaçların ‘kutuları’…
Yolsuzluk ve dolandırıcılık hiç bu kadar masum ve demokrat olmamıştı!
Sözde Sosyalist ve tam bağımsızlıkçı işbirlikçi kalemlerin AB ve ABD emperyalizminden nasiplenmemiş, kucaktan kucağa koşan ‘yol göstericilikleri’ ile dolar dolardı gözbebekleri.
Rize’deki icra olaylarında bir önceki yıla oranla yüzde 20’lik artış olması, ülkem genelindeki açlık sınırının 730 liraya çıkması, esnaf ve sanatkarların yüzde 90’ına yakınının kredi borcu batağında gülüp oynaması hiç de umurunda değildi asgari ücretle geçimini sağlayanların.
Yada yaş çayını 47,5 kuruşluk peşin paraya satan üretici neden umursasın ki bütün bunları. Çay parasını taksit taksit alıyordu nasılsa devletten.
Depolardaki kuru çay stoklarından kime neydi. Nasıl olsa, 2009 Ulusal Programında, spesifik olarak yaş çayın işlenmesi özelleştirilebilecekti! Gelen özel ve global sermaye, stoklardan masrafını çıkarsın bari…
Yanıbaşımızda yan gelmiş yatarken birileri, birileri canını feda ediyordu… Her hafta gelen şehit haberleri, terörün çirkinliğini anlatırken insanlara, insan hakları gelmiyordu 12 darbesinin eleştirilerinin aklına…
‘El, gövdede kaşınan yeri bilir. Dert bizde, derman ellerimizdedir’ diyordu ya Pir Sultan, kaşıya kaşıya heder olduk başka tarafları kaşımaktan!
Ama gene de durum ortada. Hamama giren ne kadar terlese terlesin, hamam da aynı nasılsa tas da.
Biz gene de yalpalayıp, kaşındırmayalım öyle. Sonrasında arkamızdan denmedik gelmiyor…
Bunca hengamenin arasında yaşadığımız güzellikler de olmuyor değil hani. Yazdığımız çizdiğimiz bize kalsa da çoğu zaman ortaya çıkan ürünlerini görmek de haz veriyor.
İşte bu tür ürünlerin en güzelini sevgili arkadaşımız Fatih Sultan Kar’da gördük bu yaz. Yıllardır sürdürdüğü araştırmalarını artık toparlayıp sunmaya başladı yaşamın kollarına. Daha önce çıkardığı ‘Rize’de Yaşanmış Fıkra Gibi Olaylar’ kitabının ardından bu yazın da, kendi şiirlerinden oluşan ‘Likapanın Moruna, Rize’nin Yeşiline’ şiir kitabı ve Rize’ye yazılmış şiirleri topladığı ‘Rize Şiirleri’ derlemesi en güzel yanıydı bu yazın. Açtığı 2 ayrı fotoğraf sergisine ek olarak bu hafta yayınlanan ‘Bir Limon Fidanının Hikayesi-Rizespor Tarihi’ kitabı da bize olduğu kadar, bazılarına da selam niteliğindeydi!
Sevgi yüceliğinde bir yaşamın sızlayan yüreğinde, emek sıcaklığı gibi güzellikte mutlu yarınlar getirmesi dileklerimizle…
Uç -yada üç- nokta… Dokundurabildiğinizce!