header Ana sayfa | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle |
  • Üye Ol - Giriş Yap | Künye | İletişim
Bölümler
Gazetenin 1. Sayfası
Gazetemize Abone Olun
Arşiv
paz sa ça cu cum pa
12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

Mailinizi ekleyin
Haberlere abone olun:
Saat
Reklam Alanı
Hızır Beton

Altın Tabancalı Kabadayı

Bank Asya 1. Lig Puan Durumu


Eyy Hayat Nereye Gidiyorsun?..

- İsmail Karali on Nisan 09,2007

image
 

Türkiye ve ezilen ülkeler, Salazar’ın ünlü ‘3 F’ formülünün düzeneğinde  yol alıyor. Artık stadyumlar, kulüpler bunalımlı emperyalist spor kültürünün ruh hastanesine dönmüştür. Gökyüzünü delen, danaları, tavukları delirten emperyalist sistem; halkları stadyumlarda tedavi ediyor. Kitlelere, Sayın Perinçek’in değimiyle “toptan enayileşme seçeneği”ni dayatıyor.
         Ulusal sanayi, ulusal savunma, ulusal ekonomi yoksa; ulusal eğitim-sağlık, ulusal kültür yoksa ki yoktur, bağımlıdır; o zaman ulusal spor da yok ‘ulusal takım’ da yok, ulusal bir kulübümüz de yoktur. Son dönemde oluşan Milli Takıma bakın ne demek istediğimi anlarsınız; bu,  Milli Takımın iki kez özelleştirilmesidir. Özet bir çerçeve içinde görüşümüzü betimleyelim:
           Ulusal takımın açmazı!

1.       1920-1950’ye değin Kemalist dönem olarak iyi. Rakibe attığımız her üç gol bizim hanemize yazılırdı. Bu, ulusal sporun ve ulusal takımın başarısıydı. Daha sonraları attığımız goller  kendi kalemize girmeye başladı. Bu dönem Milli Takım ulusa hizmet ettiğinden; ulusaldı.
2.       1950-1970 arası orta. Rakibe attığımız  her üç golden biri kendi kalemize gol oldu. ‘Ulusal Takım’ (spor) tek tırnak içine girdi.
3.       1970-1990’lı yıllar kötü. Rakibe attığımız her üç golden ikisi kendi kalemize gol oldu. “Ulusal Takım” çift tırnak içine girdi.
4.       1990-2000’li yıllarında rakibe attığımız  üç golden üçü de kendi kalemize gol oluyor artık. (Ulusal takım) büyük parantez içinde.
      Yani ulusa hizmet etmiyor; yani ulusal takım yok, onun yerine kompradorların yani işbirlikçilerin takımı var. Yani, hem spor kültüründe hem yaşamda çarpık bir gidiş söz konusu. Bu değerlendirme tüm profesyonel-amatör kulüpler için geçerlidir. Küreselci merkezlerin amacının da bu olduğunu aşağıda görecek ve nerelere vardığını, hayatın altını oyduğunu anlayacağız.   Bütün yengiler yenilgidir eğer hayata hizmet etmiyorsa!  Kahramanlıkmış, Fatihlikmiş.. Çağımızda kahraman olmanın üç koşulu vardır:
           1.Yürekli olmak.
           2.Zulme karşı olmak
           3.Halktan ve insanlıktan yana olmak.

Atatürk gibi, Perinçek ve Denktaş gibi, Galile gibi, Köroğlu gibi. Kahramanlar, önderler ve bilim insanlarından çıkar. Sporcudan-sanatçıdan-tiyatrocudan kahraman olmaz, yıldız filan olur.
            Peki;şimdi de dünyaya büyük bir mercekten bakalım: Dünyada hayat nereye,  spor nereye gidiyor?
    Yaşamın kötü gidişi,  “20. Yüzyılın modern bilimin tüm mucizelerine rağmen insanlığın üçte ikisi barbarlık sınırında” olmasından mı acaba?  Aklın İsyanı kitabında Alan Woods (416s.) böyle yazıyor. Bugün dünyayı yöneten örgütlü iki bin aile de sonuçta insandır!  İnsanca yaşamaya karşı bu başkaldırı aklın değil bizce bedenin (maddenin) isyanıdır.  Bunu anlayalım. Beden; spor-oyun’la eğitilmezse, işte sonuç üçte iki barbarlıktır; hatta daha fazla! Sınıf mücadelesi daha da uzar ve de çok kanlı olur. Gidiş buna gebe. Ekonomi, çevre, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz yemek, hepsi tehdit altında... Barbarlık koşulları barbarca tavırları besliyor.
      Bizce dünyanın onda dokuzu barbarlığı yaşamak zorunda bırakılıyor. Bu, şu demek oluyor; Dünyanın onda dokuzu; potansiyel şiddet yüklü! Dünyanın onda dokuzu; eğitimi engellenmiş!
Dünyanın onda dokuzu; doyumsuz !
Dünyanın onda dokuzu; nevrozlu !
Dünyanın onda dokuzu; farkındasız !
Dünyanın onda dokuzu; genç yaşta yaşlanmış ! (Normal ömür 150 yıl olmalı)
Dünyanın onda dokuzu; bilimsiz ! (bilim karartılmış)
Dünyanın onda dokuzu ;sanatsız !
Dünyanın onda dokuzu; hazsız !
Ve dünyanın onda dokuzu sporsuz! ...
       Yani dünyanın onda dokuzu umutsuz, davasız ve potansiyel suçlu !.. Kısaca hasta bir dünya. Açlık, hastalık, savaş, gelecek korkusu ve seyircileşmiş spor bunun en büyük göstergesi. Stadyumların birer ilkellik şatoları olmaları çok doğal;  dünyanın bütün statları...

Türkiye, neredeyse dünyanın merkezinde olduğu, şu dönem savaşın mı barışın mı koşullarını belirleyeceği bir dehşet ortamı, aynı zamanda bir devrim ortamı içindedir. Bu devrim sporu da içeriyor; hem de gözleri kör edercesine... Önce dünyanın ve tabii ülkemizin geneline sonra da spor-futbol dünyasının geneline bakarak bir değerlendirme yapalım. Bunu genişçe bir parantez açarak sırasıyla özetleyelim.
*ABD planına göre, Türkiye, İran, Irak bölünecek. Suriye’deki Baas tipi Arap milliyetçiliği “bitirilecek” . Suriye’yle Ürdün’ü birleştirerek başına yerli bir “görevli” atanacak.
*Filistin halkı bir daha belini doğrultamayacak biçimde sürülecek. İsrail’in güvenliği sağlanacak.
*Ve ABD, dünya egemenliğini kurma yolunda Ortadoğu’da petrol ve enerji kaynaklarını ele geçirme planlarını yürürlüğe koymak amacıyla Irak’ı uluslar arası hukuku hiçe sayarak işgal etmiştir. Dünya egemenliği hedefinde Irak ilk adım değildi ve son adım da olmayacak. Yakın zaman içersinde bölge ülkeleri benzer sömürgeci saldırıların hedefi olacaktır. Eğer hemen tedbir alınmaz ise bölgede kurulmak istenen “sözde devlet” Türkiye’nin bütünlüğüne zarar verecektir.
*ABD Irak’a yerleşmiş ama tam bir işgal söz konusu değildir. İç savaş devrede. Sırada İran, Suriye ve Türkiye var.
*AK Parti Hükümeti işçiye, çiftçiye, kamu emekçisine, Milli sanayiciye cepheden saldırmaktadır. Bu hükümet, ABD ile birlikte Türk Ordu’suna karşı fesat ve nifak tertiplerine girmektedir.
*AK Parti iktidarı, daha doğrusu hükümeti işçiye, çiftçiye, kamu emekçisine, Milli sanayici ve tüccarın, sivil ve asker aydınların, gençliğin, bütün milletin geleceği; bir Milli hükümetin kurulmasına bağlı saptaması yapılıyor.
*Yükselen işçi hareketi, bunun işaretlerini vermektedir. Milli kurtarıcı ve Milli birleştirici yerinden doğrulmuştur.
*Bu arada AB uyum paketleri birbiri ardına parlamentodan hızla geçiyor ve en önemlisi BM “İkiz Sözleşmeler” yada doğru bir deyimle “İkiz İhanet Yasaları” meclisten geçti ve Cumhurbaşkanınca onandı. Meşum Sevr Antlaşması’ndan daha yıkıcı sözleşmeler 37 seneden beri bekletiliyordu, 37 dakikada yasalaştı. Bu yasa ve sözleşmeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefe ve ülküsünü, Atatürk İlkelerini, Lozan Antlaşmasını çöpe atmaktadır; Lozan’ı yırt, Sevr’i uygula!
*Hükümet adına Gül, Povel’le gizli anlaştı; teskereyle reddedilen konular hükümet kararnamesiyle oldubittiye getiriliyor. Irak’ın yeniden yapılandırılması konusunda Türkiye’nin bütün imkânlarını ABD’ye sunacağı bağıtlanıyor. Üs, liman ve havaalanlarının açılması, kara ve demiryolu taşımacılığında, her türlü yasal kolaylıklar sağlanacaktır.
*Ve Türkiye’nin başına çuval geçiriliyor. Askere, subayımıza silah atılıyor, işkence ediliyor. Aslında Türkiye–Amerika arasında ilk kurşun atılmış ve savaş başlamıştır. Kıbrıs da gitti gidiyor.
*Ve Dünya emperyalist merkezlerinden dayatılan “Kamu Yönetimi Kanun Tasarısı” yasalaştırılarak Türkiye’yi parçalamanın hukuki zemini döşeniyor. Milli devrimci kültür (bu arada ulusal spor kültürü) tasfiye ediliyor. Yerel yönetimler güçlenmelidir deniliyor; oysa bu bir yerelleşme projesidir ve bu yerelleşme projesi, küreselleşme ve özelleştirme ile beraber emperyalizmin günümüzde kullandığı üç önemli ayaktan bir tanesidir. Özelleştirme, Yerelleştirme, Küreselleştirme...

290 Kere okundu

Bu haberi beğendiyseniz, notunu siz verin.

1 2 3 4 5 Rating: 5.00Rating: 5.00Rating: 5.00Rating: 5.00Rating: 5.00 ( 4 Kişi Puan Vermiş)
comment Yorumlar (0 Tane Yorum Yazılmış)
Köşe Yazarları
Okur Köşesi
Hava Durumu
Çok Okunanlar
Ritaş Hazır Beton
Yorum Yazılan Haberler