Duyu organlarımızın algıladığı ölçüde duyumsuyoruz yaşamı bir anlamda. Duyargalarımızın çalıştığı yönde kendimize anlam kazandırıyor, yön veriyor, yaşam felsefemizi oluşturuyor veya nitelendirip nicelendiriyoruz olayları, gelişmeleri, nesneleri yada kişileri! Bu aşamada ‘anlama’ kavramına da büyük yükümlülükler düşmektedir elbette ki…
Genelleme ile baktığımızda, duyumsama yetisi ile anlama yetisi, nitelik olarak birbirinden faklı yapılara sahiptir. Birbirlerine yaklaşmaları için, ‘duyumsama’ yetisinin entelektüelleşmesi, ‘anlama’ yetisinin de duyarlılaşması gerekmektedir. Bu da pek doğal olarak, duyargalarımızın yaşamsal süreçteki gelişimlerine bağlı olan bir altyapı sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sanırım, günlük yaşamımızdaki bu basite indirgenmiş olgular, aynı zamanda da toplumsallığımızın bütünleşmesindeki en önemli etkileşimlerden biridir.
İçerisinde bulunduğumuz süreç ise sözünü etmeye çalıştığımız duyarlılıkların doruk noktasına çıktığı önemli bir aşama oluşturuyor ülkemiz için!..
Yaklaşık 2 yıl öncesinden ifade etmeye çalıştığımız gibi, 2007 yılı her açıdan bir dönüm noktası oluşturmaya başladı bile. Ekonomideki pembe tabloların ardında saklanan reel verilerden tutun da, siyasi, sosyal ve kültürel yozlaşmaların önümüze koyduğu AB ve BOP süreçlerine kadar yaşanan etkileşimler, toplumsal duyarlılığın hassaslaşması noktasında adeta bir uyarıcı görevi gördü.
Cumhurbaşkanı adaylığı, seçim süreci ve aşamasında yaşananlar ise bu toplumsal duyargaların algılama ve anlama aşamasındaki duyumsamanın en belirgin örneklerini sergiledi kanımızca. Demokratik gelişimler ve iyileştirmeler ışığında, ‘üstüste bindirilmiş kıtalar’ olarak yorumlanan bu duyumsama, aynı zamanda da tam tersi bir duyarsızlığın ve algılayamayışın da net bir örneğini oluşturuyordu. Ki, demokrasiyi amaç değil araç olarak gören, demokrasiyi ‘dar’ kalıplara kıstırıp ‘be’ çağrışımına gönderme yapanlara, Tandoğan ile Çağlayan’dan yükselen sesle birlikte gelen yankılanmalar, farkındalıkların fark ettirilmesi anlamı taşıyordu. Zaten farkında olanlar, ‘tehlike’yi fark edenler tavırlarını da belli ediyorlardı bir anlamda.
‘Mayıs ayların gülüdür’ diyordu şair dizelerinde. ‘Mayıs’ta gönlüm delidir’, derken de yaşamsal yetilerin felsefik duyumsama ve yönelişini aktarıyordu bizlere. Gerçekten Mayıs’ın doğaya kazandırdığı bütünsel canlılık şimdilerde yerini daha farklı devinimlerle çevireceğe benziyor. İşçi ve emekçilerimizin kutlu bayramı ile başlayan Mayıs’ın kendine yakışır güzelliklerle devam etmesi dileğimiz.
Bütün bu hengamenin içerisinde, aslında toplumumuzu oldukça ilgilendiren, geleceğimiz açısında önemli etkileri olan ve hatta günümüzün gerçeklerini göz önüne seren ufak ayrıntıları da kaçırıyoruz.
Örneğin, HES’ler konusunda kesilen ahkamlar, tepki koymalar ve kısırlaştırılan hedefler bunlardan sadece biri. Evet, HES’ler ülkemizin enerji anlamındaki açığını kapatma anlamında azıcık da olsa katkı sağlayacak temiz, ucuz ve karlı işletmeler. Ama buna karşılık sağlanacak rant, yok sayılmak istenen doğal etkileri ve hiç yoktan gözardı edilen suların kontrol altına alınması çabası -ki, AB süreci ile geliştirilen, suların halkların kullanımına açılması şeklindeki mutabakatları düşünürsek-, bunun için enerji yolları üzerinde stratejik bir konumda olan bölgemizin seçilmesi gibi ince ayrıntılar yok sayılmamalı.
Hadi birkaç hafta önceki ‘kıskançlık’ yazımızda belirttiğimiz kıskançlıklarımızı bir kenara bırakalım, ekonomik göstergelerdeki pembeliklere de amenna diyelim; resmi rakamların söylemlerdeki istikrarsızlığını da atalım bir kenara. Peki, cezaevlerindeki doluluk oranlarının Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamına ulaşması ve çocuk suçluların sayısındaki artışların açıklamasını neyle yapacaksınız. Neredeyse 39 saniyede bir suçun işlendiği ülkemizde, son bir yılda 549 olan çocuk hükümlülerin sayısının 2 bin 637’ye, 55 bin olan hükümlü sayısının 79 bine çıkmasının toplumsal duyarlılık açısından açıklaması nedir?
Son dört yıl içerisinde bir kısım ‘demokrasi havarisi’nin yaşadığı olumlu gelişmelerin dışında gelişen dış siyaset unsurları, Kıbrıs, Musul-Kerkük ve hatta Diyarbakır restleşmeleri, dağdan düz ovaya inmeler, haritalar, BOP’lar, ‘Sayın’lar, ‘Kelle’ler, yollar-yolsuzluklar, ircaa-tül kumpanyalar ve dahi bil cümle içten kuşatma çabalarına gösterilen toplumsal tepki ve duyarlılıkları ne tarafa koyacaksınız?..
İçerisinde bulunduğumuz bu hassas süreçte her an oluşabilecek gelişmeleri, acaba hangi duyargalarımızla duyumsayarak algılayabileceğiz. Bekleyip göreceğiz.
Her şeyin gönlünüzce olması dileklerimizle…
(Gönder Ersoy USTAOĞLU, Mayıs 4, 2007, 1:12 PM)