Aslında bizim literatürümüzde pek de alışılagelmiş bir kavram olmayan, fakat arada sırada kendi kendine de kullanılabilen ‘delilik’ kavramı bugünlerde gelip ‘seçim derdimizin’ ortasına oturuverdi. İşin gerçeği, sadece siyasilerin değil bizim de aklımızı kurcaladı bu ‘delilik’ muhabbeti. Mecaz da olsa, Hicaz’a varıp bir bakalım istedik karşılıklı manalaştırmalarına…
Bilimsel olarak baktığımızda delilik, yarı kalıcı, ağır bir zihinsel bozukluk olarak çıkıyor karşımıza. Genelde bir zihinsel hastalık tipinden türediği ve delilik teriminin tıbbi bir terim olmaktan ziyade hukuki ve kültürel bir terim olduğunu görüyoruz. Ayrıca deliliğin ‘modernizmle’ beraber gelişen bir kavram olması da dikkatimizi çekiyor… Valla bizim bu tanımlamalara kattığımız bir tek anlatım yok, araştırmalarımızın sonucu böyle diyor!
Öte yandan sosyolojik olarak da mini bir tur yapıyoruz. İşimiz siyaset ya inceden. Davranış bilimlerine giriyoruz. Davranışımız iç dünyamızı etkiler…
İnsanın merkezini kullanma biçimini ve temel beden duruş özelliğini tanımasının sağladığı en önemli yarar, yalnızca çevredeki kişileri doğru değerlendirmesi değildir. Bu özelliklerin farkında olmak, kişinin kendi hayatında çok temel değişiklikler yaratır.
Mesela, insanlar çoğunlukla içlerinden geldiği gibi davrandıklarını düşünürler. Oysa yakın zamanda yapılan araştırmalar, insanların hissettikleri gibi davranmaktan çok, davrandıkları gibi hissettiklerini ortaya koymuştur. Bu durumda insan, hangi davranışını dışlaştırırsa, bir süre sonra beden kimyasında meydana gelen değişiklikler sebebiyle o yönde duygular yaşamaya başlar.
Derken, o da ne… Başka bir ‘delilik’ kavramı ile daha karşılaşıyoruz: “Bulaşıcı delilik”. Biz bunu bir yerlerden anımsıyoruz ve hemen konuyu değiştiriyoruz…
Efendim, şimdi dönelim konumuza tekrar. Önceki haftalarda birileri bu ‘delilik’ kavramını ortaya atmış, önce Başkan’a sonra kendisine ve en sonunda da Başbakan’a bu kavramı yakıştırmıştı. Anlamadığımızdan değil ne demek istediğini ama, ardındaki gelişmelerle -hani şu otorite kullanma meseleleri- bu güne kadar gündemde kalması bizi yönlendirdi bu araştırmaya. Sanırız seçmen olarak da bilgilenmemiz gerektiğini yadsıyamazsınız. Biz sadece bunu yapmak istedik! İyi de oldu aslında.
Başlıkla ne ilgisi var derseniz, Ahmet Akgül’ün ‘Bizden Söylemesi, AKP İntihara Gidiyor’ başlıklı kitabından esinlendiğimizi de belirtmek isteriz. Kitabı henüz okumadık ama sanırım okumaktan çok da yaşıyoruz…
Gelecek hafta sonu artık, ülkemiz için stratejik olmasından çok geleceğe umutla bakabilmek adına da büyük önem taşıyan bir seçim sürecini noktalamış olacağız. Bu sürece girerken, bir kez daha geride bırakılan yaklaşık 5 yılın kısa ve öz bir analizinin yapılması gerektiği inancındayız. Söylemler, duruşlar, satışlar, demokrasi, ekonomi vs. vs. gibi…
Rize’ye de bakmak gerekir bu anlamda. İsterseniz Dağbaşı’ndan, isterseniz sahilden yada isterseniz icraatın içinden bakabilirsiniz. Veya seçim ile geçimi oynaştırabilirsiniz.
Rize 3-0’ı tulum çıkarmış bir önemli il konumundayken bu süreçte 2-1 ve ardından da 1-1-1 olarak konuşulmaya başlandı. Bu gidişle elde kalan 3’ün 1’i de tehlikeye girerse şaşmamak gerek!..
Bu durum karşısında ilk 2 tane 1’in kimler olabileceği ortada. Ama asıl üçüncü 1 düğümün püf noktası. Düşünün 2 Başbakan çıkaran Rize’de eski Başbakan Bağımsız aday olarak çıkmaya çalışıyor, iktidardaki Başbakan’ın adayı ise seçilme endişesi olmadan mücadelesini sürdürüyor. Bu arada kendisine çıkış penceresi yakalayan 3. adayın gitme durumunda sizce konumu ne olabilir? İktidar veya muhalefette olsun isterse. Şu anda bu olasılığı değerlendirdiğimizde, bu durma en yakın olarak Aslankaya görülüyor. Velev ki, Toptan veya Kartal da olabilir diye de düşünebilirsiniz… İki Başbakan karşısında bir Aslankaya!..
İşte Rize’deki seçimin önemi ve ülke gündemine yansıması budur…
Emekliliğe hak kazanmış bir şekilde 22 Temmuz’da eski Milletvekili unvanını alacak değerli parlamenterlerimizin, bu seçim sürecinde ne kadar çok şey anlatabildiklerini umarız görebiliyorsunuzdur. Bunu yakalayabildiyseniz, zaten başlığın anlamını ve beraberindeki ‘kavramsal’ anlatımın da yansımalarını görebiliyorsunuz demektir.
Bundan sonra da sanırız bize başka söz düşmeyecektir. Gönlünüz hoş olsun, yüreğiniz sevgisiz kalmasın.
(Gönder Yıldırım, Temmuz 17, 2007, 2:00 PM)