|
Rize Halkevleri ve Kent Sporunun Oluşumu
Mar 29,2007 00:00
by
İsmail KARALİ
Yıllar önce yaşadığım küçük bir Karadeniz kentinin spor oluşumunu incelemek, tarihini yazmak istedim. 100 spor kişisiyle röportajlar yaparak ‘Tarih Konuşuyor’ başlığıyla bir araştırma yaptım. Araştırma beni Halkevleri Kurumu’na götürdü. O kentin gelmiş geçmiş en iyi, en eski sporcusunun Yusuf Marşan olduğunu saptadım. Marşan, genç yaşta Vilayette memur. Valilik kanalıyla Halkevlerinin spor şefliğine getiriliyor ve Rize’de spor, deyim yerindeyse uyanmaya giderek yayılmaya başlıyor. Dünya çapında sporcular çıkarıyor. Örneğin; Müzahir Sille, Kazım Kartal, Şenol Birol, ünlü Hamit Kaplan’ı minderde yenen tek güreşçi Necati Morgül gibi. Bu örneği başarı’nın yenmek, şampiyonlar çıkarmak anlamında değil, Cumhuriyet spor kültürünün beklentisi olan çok kişinin spor yapıyor olması anlamında ’toplumsal başarı’ sağlanabileceği gerçeğini vurgulamak için anıyorum. Türkiye Halkevlerinin tarihi, bir anlamda Cumhuriyet sporunun da, Rizespor’un da tarihidir; kurumlaşması, devletleşmesi, halkçılaşması, yaygınlaşması... Beni böyle düşünmeye götüren, Güney’in bir ucunda, Siverek’de, ilk kurulan futbol takımının adının da Halkspor olduğunu bir yolculuk sırasında yaşlı bir Siverekli’den öğrenmiştim. Halkevlerinin kuruluş ve yıkılışını görmüş biri. Buruk bir heyecan içinde saatlerce Halkevlerinin spor-sanat-eğitim zenginliğini anlatmıştı. Sınır ilçeleri olan Silopi, Cizre, Iğdır, Hopa’da ilk kurulan güreş, atletizm, futbol sporları; tiyatro, folklor ve müzik etkinlikleri yine Halkevleri sayesinde yapılabilmişti. Bütün il, ilçe, köyler için de aynı gerçekler söz konusuydu. Araştırılırsa başka il’lerin de böyle olduğu görülür. Özetle Türkiye'nin zenginliğiydi Halkevleri. Halkçı (toplumcu, gerçekçi spor anlamında), devletçi sporun önünü açması Halkevleriyle olmuş, Kamu Kuruluşları ve Köy Enstitüleri’yle gelişme tüm Türkiye’ye yayılmıştır. Bugün üç kurumun da olmaması ülkenin geleceği açısından çok düşündürücüdür. Rize’de on beş sene önceki araştırmamı dosyadan çıkarıp incelediğimde o zaman göremediğim bu gerçeklere ulaşmak benim için çok heyecan verici oldu. Daha da heyecan verici ve yadsınamayan bir gerçek ise şuydu; Rize’de kurulan ilk takımın adı da 'Halkspor' olmasıydı. Belediyenin kurduğu ‘Şarkspor’ da ikinci takımıydı. Halkevlerine bağlı, ordan güç alan, korunan başta güreş, yüzme, kürek, voleybol, futbol (5'inci sırada).. Bu spor dallarının hemen hepsinde oynayan, Halkevlerinin spor temsilcisi (görevlisi), devlet memuru ve herşeyi olan ünlü sporcu Uzun Yusuf lakaplı Yusuf Marşan’dı... Onu uzun süre aradım konuşmak için. Kent merkezinde eski ana caddeden ayrılarak Muharrem Kürkçü'nün dükkanının arkasında Rize’nin en ilginç dar sokaklarından birindeki mağazasına girdim. Anımsadığıma göre mütevazi bir manifatura mağazasıydı. O, masa başında iki metrelik boyuyla dikiliyor ve gülümsüyordu. Bu Uzun Yusuf olmalıydı. Heyecanlıydım. Cumhuriyet devriminin Karadeniz yöresindeki en ünlü sporcusuyla karşı karşıyaydım. O, bütün spor dallarında bir efsaneydi. Epey yaşlanmıştı. Hakkında röpörtaj yaptığım başka eski sporculardan çok övgülü bilgiler almıştım. O dönem futbol adına yaralıydım; futboldan bilmem kaçıncı kez yine kopmuştum, kopartılmıştım. Çayeli ve Kemalpaşa Çay fabrikasına sürülmüş, Danıştay kararıyla yeniden Anatamir Fabrikasına geri dönmüştüm. Kendimi tanıtarak derdimi anlattım. Samimi bir röpörtaj yaptık. Çok şikayetçiydi dönemin sporundan. Yerel gazete Güneş’de yayınlıyordum. Geri vermek koşuluyla resimler vermişti. Ne yazık ki dosyamda onun röportajını bulamadım. Yıl 1980’lerdi. Ya bugünkü sporu görseydi herhalde iğrenirdi gördüklerinden. Cumhuriyet Devrim ideolojisinin spordaki başarısının bir temel kanıtıydı o. O dönemin tüm sporcuları, devlet memuru, küçük esnaf, zanaatkar, öğrenciler, gençlerdi. Yusuf Marşan gibi Necati Morgül de çok içtenlikliydi. Güreşte dünya şampiyonuydu. Deniz kenarında olan petrol satış bürosunda konuştuk. Vücudunun sağlamlığı ses tonuna da yansıyor konuşana güven veriyordu. Şimdiki sporcular gibi ne kolye, ne bilezik, ne yüzük, ne de küpesi vardı. Sade bir giyim ve görkemli bir fizik. O görkemli fizik ve dünya şampiyonluğu olan birisi için bugün herkesi ürküten bir mafya babası olabilirdi. O, Cumhuriyet devrimi eğitimi almıştı. Bileğine ve yüreğine güvenir yurdunu severdi. Halkevlerinin yetiştirdiği bir mucize sporcuydu o. Çoğu eski sporcular gibi mütevazi bir yaşamı seçmişti. Bakıyorum Eskişehir, FB, BJK, GS, Ankaragücü spor tarih kitaplarına hep boş, geleceğe bir mesajı olmayan doldurma kitaplar. Çarpıcı görünümüyle yeşil renkte Aylık Resmi Dergi’yi yazı ailesinden, yazar Fatih Sultan Kar, büyük masrafla çıkarılmış üç sayı gönderdi. Sağ olsun. Yutar gibi karıştırıp okudum. İçeriği diğer dergilerden farksız. Tarihinden, geçmişinden kopuk. Buradan yöneticilere değil (onlar hemen şampiyon olmak isterler), spor adamlarına öneriyorum; eğer bir Rizespor tarihi kitabı yazılacaksa ki Sayın Kar bunun için uğraşıyor; tarihi Çaykur-Rizespordan değil Cumhuriyet’in Halkspor-Şarkspor’undan başlatmalı; dahası yıllardan beri (40 senedir Rizespor'u takip ediyorum) süper yetenekli Rize gencine kapatılan (20 sene adeta savaş verdim) ve hemen hiç açılmayan demir kapılar (ara-sıra bir dönem aralanan), artık Rize genç ve Teknik adamına açılması konusu gündeme getirilmeli. Rizespor tarihi bu temel üzerinde eleştirel bir tarzda yazılmalı. Tabii bu cesaret ve bilgi ister. Ama yazılabilirse o kişi unutulmazların başında gelecek ve Türkiye sporuna da damgasını vuracaktır. Bir ilk olur. Resmi dergiyle bu tarihsel yanılgılar anlatılamaz. Bana Rizesporda yetişip gelişmiş (Trabzonspor gibi) bir T. Direktör ve sporcu gösterebilir misiniz? Bu yazının kesilmeden o dergiye girmesi bile zordur! Geçmişte güreşte, kürekte, futbolda (Şenol Birol, Marşan, Morgül vs.) gibi sporcular neden yok. Dergiden anlaşılıyor ki maddi altyapı da hazırlanmış. Eksik olan yerli sporcu ve teknik adam. Benim dönemimde Hakan diye yaman mı yaman bir futbolcu vardı; herşeyiyle ilgilenip, büyük risklere girerek tüm maçlar ve gurup maçlarında oynatmış, deney kazamasını istemiştim. Bir sene içinde tüm hücrelerinden enerji ve akıl akan Hakan birden değişti. Çevresi... Gelenek oluşmadığı için kısa sürede onun-bunun elinde kayboldu. Onun gibi hızlı bir oyuncu şimdi bile yok. Rize’de oynanan bir GS. Maçında Bülent orta alanda Hakan’a çalım atmaya kalktı; Hakan’ın topu kapması, topu sürüp gol olması 10 saniyeden kısa bir süreydi. GS savunması on metre geride kalmıştı. 55 metre mesafe ve top sürerek, on saniyenin altında gol! Kısa ve 50 metrede tam bir fırtınaydı. O sporcuyu elimden almak ve sahiplenmek için yapmadıkları kalmadı. Hem genç hem amatör hem de profesyonel takımda oynama şansı vardı. Altyapıdan (benden) koparıldı; çocuk Mau Mau’larca parça parça edildi. Fenere gittiğinde artık onu eğitmek mümkün olamazdı. Fenerbahçe'den Rize’ye gelişlerinde yanıma gelip konuşamazdı; uzaktan klaksiyon çalarak “merhaba” derdi. Onu bana düşman ettiler. Aşağıya aldığım ünlü futbolcu Şenol Birol’un yorumu aslında Rize sporunu, yönetimini, tarihini ve yerli sporculara nasıl davranıldığını göstermesi bakımındasn çok, ama çok öğretici. Birlikte okuyalım.
“Buğday ekmeğinin mısır ekmeğine katık edildiği bir kentte halkevleri sporunun mucizesi” Başlıktaki tırnak içindeki söz, Beşiktaş ve Fenerbahçe’de oynayan Rize’de efsaneleşmiş, ünlü futbolcu Şenol Birol’a ait. Onun yaşamını yazmak istemiş ve samimi olmuştuk. Ne var ki aramızda antrenörlükle ilgili tatsız bir olaydan sonra vazgeçtim. Rize sporuna ve Rize’ye öfkesi bir yanardağdı sanki. Rizespor, o dönemde de şimdi olduğu gibi tam bir yabancılar takımıydı. Antrenör dahil tüm sporcular yabancıydı. Belki oynamayan bir-iki Rize’li futbolcu kadroda vardı. Şöyle diyordu Şenol Birol; “Eğer yetkili bir yargıç olsaydım Rize’nin tümünü ölüme mahkum ederdim.” O efsaneye bir dönem olsun Rizespor'u çalıştırma izni verilmedi. Rizespor yönetimleri hep kendi çocuklarını bu anlamda harcadı. Şimdi de bu durum devam ediyor. Aslında Rizespor yöneticileri gençleri düşünüyor olmalı: altyapılar çalışıp dursun, bol bol gençler hayal kursunlar diye; ne yapacaklar oynayıpta. Oyunsuz bir yaşam düşünülemez. İnsan aynı zamanda oynayan bir varlıktır. Kemalist ideolojinin kurduğu Halkevleri bu gerçeği içeriyor bu ihtiyacı karşılıyordu. Spor-sanat-folklor ve ekonomik kalkınma... İşte Halkevleri gerçeği. Dönemin Rize’sini, gerçeğin iyice vurgulanması için ayrıntılarına değiniyorum. Halkevleri öncesinin yani 1930’lar öncesi Rize’sinde, gayri federe bir takımından bile söz edilemezdi. Ne bir güreş minderi, ne meşin top, ne de spor araç-gereci bulmak olanaksızdı. Halkevleri öncesi bir yetenek beldesi olan Rize’de, sadece bireysel anlamda, kürekçi, güreş (çimenlerin üzerinde), futbol (çaputla) ve eğer spor sayılırsa horoz döğüşü, boğa güreşi.. gibi sporlar doğal araçlar yardımıyla yapılırdı. İletişim, ulaşım olmadığından şimdiki gibi ne kentler arası maçlar, tabii ne de ‘kentler-arası spor savaşları’ yoktu. Çok sınırlı bir avuç genç Buhiti’nin Düzü denilen upuzun güzelim sahil şeridinin altın renkli kumlarında, sabahtan akşama değin koşuşurlar, kumlarında; voleybol, güreş, çaput ve portakaldan yapılmış topla futbol, denizinde kayık yarışı, yüzme yarışı yapılır ve gün kemençe, tulum şöleniyle sona ererdi. Halkspor ve Şarkspor kurulduktan sonra Trabzon, Ordu, Giresun Halksporları birbirleriyle karşılaşmalar yapma olanaklarına kavuşmuştu. Rize’ye ilk tesisi, eğer tesis denilebilirse, Uzun Yusuf yapmış, yaptırmıştır. Bugünkü Rize kütüphanesinin yanındaki, bir kenarı Karadeniz’in kum ve dalgalı denizine açık, ünlü Buhti Sahası düzeltilmiş, direklerinin dikilmesi için Uzun Yusuf, dönemin valisine şahsen çıkmış, onay almış ve diktirmiştir. Şimdiki Ekrem Orhon ve Atatürk Sahasının yanındaki alanda portakal limon, mandalin bahçelerini sahaya dönüştürmüş, Atatürk Stadını ise Bölge Başkanlığı zamanında yaptırmıştı. İkinci bölüşüm Dünya Savaşı yıllarının acılı yokluk döneminde yeşil Rize ve Rize’li yoksul bir görünümdeydi. Rize, Türkiye’nin gelişmemiş kentlerinden biriydi. Dağ, tepe ve steplerine serpilivermiş, çoğu tahta yapımlı evlere ancak katırla çıkılırdı. Dağ dorukları ve stepler arasından dolana giden ince taşlı keçi yollarıyla köylere ulaşılabilirdi. Buralarda ne insan görülür ne kervan sürülürdü. O zamanlar bu orman ve keçi yolları domuz, çakal, ayı, tavşan, tilki ve kurtların egemenliği altındaydı; birbirleriyle ormanları paylaştığı bir cennetti. Ormanın kendine özgü gizemli, dingin sesine ara sıra dağ doruklarından bir balta sesi tepeleri uğuldatır başkaca insana özgü bir ses duyulmazdı.Tam bir durağanlık hüküm sürüyordu bu yetenek beldesinde. İşte Halkevleri böyle bir kente belirli bir süre etkili olabilecek bir yaşam getirmişti. Bir de bugünün Rizespor'una bakın! Rize Halkı artık maçlara rağbet etmiyor diye şikayet ediliyor ve türlü eleştiriler yapılıyor. Halkı zorlayarak seyircileştirmek, zaman zaman esnaflardan kulüp adına, adeta zorla para toplamak bütün profesyonel takımlarda moda oldu. Halka spor yaptırmak düşüncesi Cumhuriyet döneminde kaldı. Yazık oluyor Türk gencine, Türk insanına. “Yıl 1936. Berlin Olimpiyat Oyunlarına katılan Yaşar Erkan şampiyon olur. Bayrağımızı ilk kez şampiyonluk direğine çektirir, İstiklal Marşımızı okutturur. Mustafa Kemal ona şu telgrafı gönderir; ‘Kendin küçüksün ama memleket için çok büyük bir iş yaptın. Artık adın Türk spor tarihine geçti.. Çok yaşa Yaşar.” (1) Burada, bağımsız bir Türkiye, Amatör bir Olimpiyat sözkonusu olduğunu anımsatalım. Böyle başarıya can kurban; bugünün çürümüş Batının sporunda ve onun çıkarına hizmet eden bir dönemde dünya üçüncüsü olsan, Olimpiyat şampiyonu olsan ne kazanırsın; daha bağımlı olmaktan başka. Başarı kavramında bu çok önemli farklılığı görelim lütfen. O dönemde spor o kadar amatördür ki; “1931 yılında Ankara’da ‘Çocuk Esirgeme Kurumu’ yararına alaturka güreş yarışmaları düzenlenmişti. Dünyaca ünlü Kurtdereli Mehmet Pehlivan da şeref konuğu olarak çağrılmıştı. Geçim sıkıntısı içinde bulunan bu büyük pehlivan, Ankara’ya Koşarak gelmişti. Sohbet sırasında, güreşirken arkasında Türk milletinin olduğunu ve onun şerefini düşündüğünü söyler. Bunun üzerine M. Kemal ona övünç dolu bir mektup yazar ve para yardımında bulunur.”(2) Bugün bir spor kişisi “arkamda Türk milleti var” gibi doldurma sözler söyleyebilir mi? Dışa bağımlı bir ülkede, dolarların içinde yüzen bir spor kişisi söylese beni inandırabilir mi? İşte Kıbrıs ve sonrasında sırada Türkiye gitti gider, bizim imparatorlardan, gol krallarından, gülen gazatecilerden bir çift söz duyulabiliyor mu? Kulaklarda küpe, kollarda bilezik hani o şöhretli, gece kulüp düşkünü sporcular... Yanıt şu olacaktır; “Yok yav spor siyasetin dışındadır, o görev başkasının!...” Bakınız, lütfen dikkat ediniz; nerede spor, doğal olarak futbol sporu ve komplolardan bilimsel (olgulara dayanan) konulardan söz açılsın orada küçümser gülücüklerle karşılaşırsınız. Kimse yargılamaya yanaşmaz bu konuları. Gülüp geçilir ya da ortaya hemen Feneri, Galatasaray’ı, Beşiktaşı atılır. Haydi buyrun geyik muhabbetine... Rizespor'a para vermek önemli değil, tarihinden ders alıp kendi gencine yol vermek tek çıkış yoludur; bu arada Yusuf Marşan’ın bir heykelini yeni tesislerin önüne yaparak işe başlamak en doğrusudur. Taraftarlığa gelince: Aziz Nesin’in spor ve taraftar yorumu; Sayın Nesin’in Bünyamin Çelebi ile yaptığı bir söyleşi kesit olarak elimde, ancak gazete ve tarihi yırtılmış, belli değil. Bu kesitten alıntı ile iş bilmecesini açıklamaya çalışalım. Bilindiği üzere Nesin’in Gol Kralı adında bir romanı da var. “Aslında ben futbola karşı değilim. Futbol gerçek anlamda düşününce iyi bir spordur, hatta güzeldir bile diyebilirim. Zira futbol kadar kolektif ve coşkuyu ayakta tutan bir spor yoktur. Diğer sporlar bireyciliği, futbol ise özveriyi ve özgeciliği gerektirir. Oysa bütün sporlar sosyalist ve kapitalist ülkelerde yanlış kullanılıyor, ben buna karşıyım. Politik üstünlükler ve propaganda aracı olarak kullanılıyor. Genel olarak toplumun tüm insanlarının sağlıklı ve dirençli olma amacından saptırılarak, tek insanın sportif yeteneklere sahip olması amaçlanıyor. Eğer 6 milyonluk İstanbul’da, üç tane stadyum varsa ve bunların her birinde on birer kişilik iki takım maç yapıyorsa, bu gerçek amaçtan uzaklaşıldığını gösterir. Sporun amacı spor değildir, insanın daha iyi yaşamasına yardımcı olmaktır. Sağlıklı yaşamak, fiziksel ve moral savunmamızda güçlü olmak ve etkin yaşamak için spor yapmak gerekir.” İşte Sayın Nesin için de spor üretimi budur ve iş üretmediğidir. Spor bu değin çarpıtılınca, ister istemez işin içerisine para girmekte ve spor bir meslek haline gelmektedir. Oysa spor ancak, sporu öğretenler için meslektir. “Önemli olan, 55 milyonluk Türkiye’de, spor yapabilecek 20 milyon insan varsa, bunların hepsinin tek adımda ortalama olarak, 1.80 ya da 2 metre atlamasını sağlamaktır doğru olan... Oysa bugün bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu 55 milyon insandan bir tanesinin tek adımda 5 metre atlaması, ya da üç buçuk metre yüksek atlaması amaçlanıyor.”
“İnsanın olağanüstü bir hayvan haline getirilmesidir” Sayın Nesin’in yukarıdaki çarpıcı seçkin yorumunu çok doğru bir saptama olarak görüyoruz. 45 senedir bu işle; pardon vahşilikle uğraşan birisi olarak hak vermemek mümkün değil. Kapitalist-emperyalizminin dünya spor kültürüne dayattığı bu alçaklığa spor deniliyor. “Bu, insanın insanlıktan çıkartılması, bir bakıma insanın, olağanüstü bir hayvan haline getirilmesidir. Örneğin, Türkiye’de ortalama yüksek atlama derecesi, bir metre bile değilken, içimizden birisi 2.80 atlarsa, hemen ona alkışlar yağdırırız. Kupalar, madalyalar, çeşitli hediyeler veririz. Bütün bunlar soytarılıktır, toplumsal maskaralıktır.(3) Sayın Nesin’le iş konusunda da görüş birliği içindeyiz; “Bir insanın futbolcu olarak yaşamını kazanması, benim kanıma göre onun insanlıktan çıkması demektir. Bu aşağılanma hem o insan için, hem de seyirciler için geçerlidir…” diyor ve örnek veriyor. “Örneğin bir tiyatro seyircisi düzeyi ile, futbol seyircisi arasındaki ayrım. Kötü, olumsuz ve düzeysiz yığınlara örnek olarak futbol seyircisinin gösterilmediğini kim yadsıyabilir? Devletin bütün sporları, özellikle futbol, basketbol, eltopu gibi kolektif olanlarını, halkın boşalımını sağlamak ve onların hedefini şaşırtmak için kullandığı açıkça ortadadır. “Gol Kralı” romanı, bu gerçeği açıklamak için yazıldı.” diyerek bağlıyor büyük yazar. Bu düşünce ve duygularla sizi ve üyeleri selamlarım. Eskişehir/21-Mart-2007 1. Prof. Balcıoğlu İbrahim, Sporun Sosyolojisi Ve Psikolojisi, Bilge Y. 235s.2003 2. Aynı eser 3. Gol Kralı, Nesin Aziz. Bilgi Yayınevi,1970 |