İnsan Doğanın Bir Kopyasıdır
Jun 19,2008 00:00 by İsmail Karali

"İnsan, akıl sahibi olmasının verdiği avantajla kendini diğer canlılarla eşitlemiş hatta bu avantajını  daha da iyi kullanmaya başladığı zaman diğer canlılara egemen olmuştur.  Bütün doğayı kendi menfaati doğrultusunda kullanmış ve onu kendisine hizmet eden bir yapıya dönüştürmüştür.  İnsanı aklını kullanmaya iten en büyük etken bilinmeze olan merakıdır."  (Emrah Ciğerim)

Bu kadar alıntı yeter ve artar bile.

Burada iki keskin soru var; 

1. Söz konusu insan aklı nasıl oluştu, doğaya rağmen mi oluştu? Ya da gökten mi indi?

2. Doğa-insan ve toplumsal varlık nasıl oluştu? İnsanın merakı bilinmeze merakından mı, yoksa "yaşama, varolma kavgasından mı ileri geliyor acaba?  

Soruları ve sorunlarını da içeriyor. Bakış açısı bilimi dışlıyor, sıradanlaştırıyor. Yazı ortaya somut, güncel bir şey koymuyor. Çağı, evreni doğru yorumlayarak açıklayabiliriz. 

Doğru ve bilimsel olanı biz özet olarak iki sayfada ortaya koymaya çalışalım.

İnsan doğanın bir suretidir, doğa bozulunca insan da toplum da bozulur ve kaos ortamı doğar. İşte Doğa, İnsan ve toplum hem dünyada hem Türkiye'de bu kaosu bu bozgunu yaşıyor.
 

 İnsan Doğanın Bir Kopyasıdır 

 

Diyalektik düşünüşe göre, nesnel dünya bir ikiliktir... İkilikten kasıt, karşıtlıktır.

Karşıtlık kavramı, insanın bilincine olasılıkla doğanın bağrında çıplak ve savunmasız Homonid (insansı maymun) bir durumdayken düştü.

İnsanın gözünde durgunlukla fırtına, gece ile gündüz ve olmakla olmamak orta yerdeki ikiliklerin birer belirtisidir.

İkili karşıtlıktan bir arada yaşamak, yani karşıtların birliği doğmuştur.

Ve insan bundan sonra her şeyini ayırtına vardığı bu doğa işi karşıtlığın üzerine kurmuştur.

          O ilkin salt birliği sağlayan bütünlüktü, ardından döndü dolaştı bir zamanda eylemlerin kendisi oldu, parçalandı ve bölündü.

Doğada varlığını gördüğü karşıtlığı insan, çok gecikmeden kendi içinde de keşfetti. Ve ilk karşıtlık doğaya adanan törenlerden geçerek Antik Çağ öncesinde Mazda(Antik Çağ öncesi inanç) inancında iyilikle kötülüğün bilinçteki yansımasına döndü.

Buradan da evrendeki ikiliğin çatışması, tanrısal ve ulu olanla, lanetli ve alçak olanın, yani iyiyle kötünün çatışması gelişti.

          İnsan, doğanın bir suretidir. Evrensel çatışmanın insanın içinde de olması kaçınılmazdır.

Çünkü bilinçaltına sızan sezgisel gerçek böyle düşündürtür.

Her şey karşıtlıktan ibarettir.

          Doğanın ilerlemesi, insanoğlunun yaşamsal gelişimi gibi şeyler karşıtların birbiriyle savaşımının yeni koşullar yaratması biçiminde sıçramalarıdır.

          Değişim de bundan ibarettir.

Sıçrayış, değişimin ta kendisidir.

Yaşanmış tarih hep böyleydi; yaşanacak tarih de böyle olacaktır...

          Çünkü model denilen tasar, kendi sonuna erene değin güneşin saçtığı ışıkların aydınlığında nesnel olmuşlar ve olagelecekler hep aynı şeylerin sürekli karşıtlık nedeniyle yaptıkları kavganın sonuçları olarak belirecektir.

Başka deyişle, kendinden bir başka gibi gözüken, ama yine kendi olacak bir başka varlığa geçecektir.

          Bu süreçle gazdan taş oluştu, taştan toprak...

Hayvandan sürü oluştu, insandan toplum denen düzen...

          Bunlar da habire değişirken aslında değişmeyen bir şey vardı: Nesneyi tokuşturan karşıtlık...

 

Bunlar insan usuna iyilikle kötülük olarak yansıdı ve giderek kavramlaştı.

Gerçekten de insan ya iyiydi ya kötü, ya biraz iyi çokluk kötü, ya da biraz kötü kalanıyla iyiydi.

Fakat genelde arı olan yoktu...

An olan yalnızca yokluktu.

Değişen Ne Oldu?

 

Bir gün gelecek, bugünkü topraktan artık elle tutulması bile olanaksız bir toz bulutu oluşacak... Ama o tozun her bir zerresi aslında ilk nesnenin yine ta kendisi olacak...

          Bu değişimlerin son durumunu insanoğlu görür mü, görmez mi, bilinmez... Fakat gördüğü yere değin insanın sorunu da yine iyilikle kötülük karşıtlığından doğan yönetsel düzen kavgaları olacak...

Başka deyişle, gelecekte de insan bu iki karşıtlığın kesinlikle dışına çıkamayacak...

Bir zamanların bir zamanlara devir olduğu gibi...

          Antik çağda Grekler, dev bir sömürgeci (kolonyalist) devlet yaratmışlardı. Bu hem askeri, hem de bilimsel ve sanatsal devlet; ateşi, suyu, havayı, toprağı, özü-tözü işledi, böylece bilinçte bilmeyi sürekli tekrarlanan bir eyleme dönüştürdü.

Bütün bunlardan da giderek etik bir felsefe doğurdu. Etik felsefe varlığını sürdürürken, ikiliğin bir başka yanı etiksizlik Atina toplumunu kemiriyordu.

Ama her neyse...

          Söz konusu bilim ve felsefede yüzlerce düşünürün beyin emeği, alınteri ile kanı-canı bulunuyordu.

Bunlar koskoca bir uygarlığın anlamsal insan ürünleriydi.

Bunlarla insana bir anlam geliyor...

İnsan bir anlam kazanmaya başlıyordu.

          Fakat Mazda'da dile gelen kötülük, Şeytan'dan (?) başkası değildi...

          Grekler bilimseldi, sanatsaldı, duyarlıydı ve daha birçok şeydi. Ama o birçok şeyin içinde kötülük de başlı başına, esaslı bir şeydi. İkiliğin iyiliğe karşıt olanıydı.

          Greklerin küllerinden doğmaya başlayan Roma İmparatorluğu ise köylü, kaba ve ham demirdi...

          Grekler Kara Kıta'dan yürüyüşe geçen doğa harikalarının kalıtçısı, iziydi.

Fakat Romalılar bu kalıtın içinden boylanıvermiş ayrık otlarına benziyordu.

Bilimi Greklerden kapmaydı, sanatta da bir o denli kısır ve yetersizdiler.

Başardıklarına ön ayak olanlar da oradan buradan devşirilenler ya da oraya bir biçimde yolu düşüp gelenlerdi.

          Yalnızca askerdiler ve bir de ham demir.

Yapa yapa su kemerleri, köprüler ve Roma'ya çıkan yolları yapabildiler!

          Tanrı'yı ilkin yadsıyıp, onu hiçlerlerken, bir zaman sonra en büyük tanrıcı oldular. Tanrı da içinde olmak üzere dünyaya egemenlik satıp ortalığı baştan aşağı kasıp kavurdular.

Dünyanın dört bir yanına düzen götürdüler, onu önüne çıkan herkese dayattılar.

Antik dünyanın terörüne şiddetle, kurnazlıkla ve ördükleri duvarlarla karşı koydular.

          Gömülen uygarlıkla aralarındaki denizin adı Adriytatik'ti...

Zaman tezce geçti ve Avrupa'yla Amerika'yı ayıran denize Atlantik Okyanusu dendi.

          Bu kez gömülen uygarlık Avrupa, kaba, saba ve ham demir de ayrık otu Amerika!...

          Roma upuzun uzanmış kollarında gün geldi acılar duymaya başladı. Bu nedenle düşmanlarına karşı uygarlık koruyucusu pozunda kalın kalın duvarlar ördü, üzerine üzerine gelen kavimlerle bitmez tükenmez savaşlara tutuştu.

Roma için savaşan erlerin içinde yabancılar da vardı. Onlar ya mülteci ya da paralıydı...

          Sözde özgürlüğü, uygarlığı koruyordu...

Fakat görünen oydu ki, bütün bunların altında Roma tam anlamıyla özgürlüğü boğuyordu.

Elbette ki başaramadı...